31 Ocak 2009 Cumartesi

Sinemanın Bilinmeyenleri

Hiroshi Teshigahara ve filmi "Tanin no kao" 1966

Hiroshi Teshigahara; babası Japonya da İkebana sanatında çığır açmış sanatçılardan biridir. (Sofu Teshigahara: Sogetsu okulu, zen-eibana ikebana sanatında çığır açarak plastik, yapıştırıcı ve demir materyallerinin kullanılmıştır.) Kendisi de yaşamı boyunca İkebana çalışmalarını bırakmamıştır.

Sinemaya gelince tamamen şans eseri sinemaya girmiş yönetmenlerden biridir.

Japon Sinemasının öncüsü sayılan Mizoguchi ve Ozu'nun aksine Japon geleneklerine bağlı kalmak yerine batı sinemasının dinamiğini filmlerinde aksettirmiştir.

Bu konuda Akira Kurusawa gelenekçi Japon sinemasından uzaklaşan Teshigahara'yı oldukça yermektedir.

Japonyanın en bilinen roman yazarı Kobo Abe'nin varoluşçu romanlarını senaryolaştırarak sinemada farklı bir dil yaratmıştır.

Tanin No Kao (Başkasının Yüzü)


Kobo Abe'nin romanından uyarlanmış 1966 yılı yapımı bu filmde yönetmen bilim kurguyu işin içine katarak birey psikolojisinin toplumda yarattığı ve yaratabileceği toplumsal çöküşleri ile aynı şekilde toplum psikolojisinin bireyde yarattığı güven ve güvensizliği konu edinmiştir.

Filmin şöyle bir monolog ile başlar...

-“Vücut parçalarının kopyaları, görüyor musunuz?
-Maalesef bu sadece bir parmak değil. Bu, parmak biçimine bürünmüş bir aşağılık kompleksidir.
-Benim uzmanlık alanım parmak tedavisi değil. Gerçekte bir psikiyatristim.
-Aşağılık kompleksleri insan zihninde boşluklar açar, ben de onları doldururum.”

diyen bir doktorun yüzü iş kazası sonucu yanmış olan hastasına deneysel tıbbi yöntemler kullanmasını konu alıyor.

Yüzü tamamen bandajlı olan Okuyama toplum içerisinde yaşayan bir ölü olarak daha fazla devam edemiyeceğini düşünerek kendisine bir yüz bulma ihtiyacı ile doktora gider.

“Kendi kendime milyonlarca kere yalnızca bir deri tabakası, bir yüzey dedim.
Ama şimdi bundan o kadar da emin değilim.
Yüzümüz, ruhumuza açılan bir kapı.
Yüz kapandığında ruh da kapanıyor.
İçeri kimse giremez oluyor.
Ruh çürümeye terkediliyor, bozulup harabeye dönüşüyor.
Tamamıyla kokuşmuş bir canavar ruhu haline geliyor.”

Bu tarz monolog ve dialoglar içerisinde Teshigahara insanının varoluşu üzerine çeşitli saptamalarda bulunarak yüz ve toplumsal kimlik arasındaki ilşkiyi inceliyor.

Film oldukça akıcı bir ritm içerisinde ilerlerken film içerisinde yarattığı yan hikaye ile de izleyenin kafasını karıştırma konusunda büyük bir ustalık gösteriyor Teshigahara.

Oldukça etkileyici ve akılda kalıcı bu filmi bir değil birkaç kez izlemek gerekecek.

28 Ocak 2009 Çarşamba

Ara sıra


Oluyor böyle şeyler arada bir...

Müzik en iyi tedavi yöntemi bu durumlarda. Hemen müziğin sesine sarıyorum aklımı ki iyiliğe muştulansın diye...

Ne de olsa insan ilişkileri, iki ucu bir araya gelmiyor her zaman.

27 Ocak 2009 Salı

Jarry Garcia

26 Ocak 2009 Pazartesi

HİÇ


Hiç olmak evla oldu

Hiçlik duygusunu bileli

Yaşamaya meyilli bir hiç işte

Karanlık ya da aydınlık, barışığım

Yokluk ya da varlık farketmiyor

Gönlümü teskin etmek ki hiçliğimde gizli

Ağzımı açıp saatlerce konuşmak ya da günlerce susmak

Yaşamak hiçliğime denk, yokluğum acıtmıyor duygu olarak içimi

Kitapsız bilgi olmayı denedim ama hiçliğim elvermiyor var oldukça bellemeye

Kovalayacak olduklarımı görmüyorum, yakalacıyak olduklarım yolumda

Tövbeyi anlamıyorum önüme sunulan onca zavallı seçenek karşısında

Dinliyorum, görüyorum, biliyorum, hissediyorum ve solukluca susuyorum.

Hiçliğimde kavruluyorum temennisiz, merhemsiz, az ya da çok benSiz...

25 Ocak 2009 Pazar

Hundertwasser I

Hundertwasser (ressam, mimar, heykeltraş)


Hundertwasser Türkiye'de pek tanınmıyor. Çok yönlü sanatçı ve düşünür olarak dünyada da çok ciddiye alındığı söylenemez. Normaların oldukça dışında bir çizgiye sahip olması nedeniyle normları yaratan toplumun ilgi odağı olmamasını da bu duruma bağlı olarak normal karşılamak gerekiyor.

Yapıtlarını ilgi çekmek adına yapmaz. Aksine doğaya yani insanlığa faydalı olmak ve varolan bakış açısını genişletmek gibi derdi vardır.

İnsanın doğaya ait olduğunu, gün geçtikçe yaşam biçimizle doğadan uzaklaşıp doğamızı yok ettiğimizi eserlerinde bize hatırlatmaya çalışır...

Mimarlık eğitimi almadığı halde dünyanın bir çok yanında eşi bulunmayan eserler vererek doğaya karşı yapılan haksızlığı gözler önüne serer. Estetik ve yaratıcılıktan uzak kopyalama sistemi ile oluşturulan yaşam alanlarının ilerde getireceği tehlikeleri göz önüne serer.

Benim için felsefi açıdan değeri büyük olan bu sanatçıyı ilkin mimariye bakış açısını burada anlatmak istiyorum.



Mimari açıdan Gaudi ile karşılaştırılsa da Hundertwasser mimarisi daha çok doğada uyumu bozmamak için yoğun çaba sarfeden bir anlayışa sahiptir. Farklı olmak amaç olmayıp ekolojik dengeyi bozmama esasına dayananır.


Binaların doğaya ve insana uyumlu olması gerektigini savunmuş, tasarımımını yaptığı binalarda da bunu yansıtmıştır. Hundertwasser'e göre, insan 3 deri katmanına sahiptir; ilki kendi derisi, ikincisi giysileri ve üçüncüsü de içinde bulunduğu binaların duvarlarıdır; Bu nedenle binalar, insanın yapısına ve doğal gereksinimlerine uymalıdır. Doğada hiçbir şeyın katı ve düz çizgileri olmadığını varsayarak ve alışık olduğumuz düz duvar ve yerlerin, mimarların insan doğasına uymayan bir icadı olduğunu söyleyerek, binalarının gerek duvarlarını, gerek içini çesitli engebeler, yamru yumrular yaparak, her yerini rengarenk mozaiklerle kaplamış, mümkün olduğu kadar çok bitki ve kendi deyimiyle "ağaç kiracılar" yerleştirmiştir.

Yapılarında pencerelerde ve çatılarda yetiştirdiği ağaçları "ağaç kiracılar" olarak tanımlar.

1980'de Viyana Alserbachstrasse’de bulunan bir binanın sakinlerine yazdığı bir mektupta yapılarda ağaç kullanmanın bazı avantajlarını şöyle sıralamıştır:


  • Ağaç kiracılar, pencereden dışarıya doğru büyüyen ağaçlar, çok uzaktan görülebilir ve çoğu insanın yararınadır. Ağaç kiracılar oksijen üretir.
  • Ağaç kiracılar, şehirde evlerde nemi azaltarak iklimi düzenler. Hastalık ve genel ağrılarını azaltır, daha fazla huzur getirir.
  • Ağaç kiracılar, mükemmel bir çöp arıtma ve çöp süzme sistemidir. Özellikle, elektrikli süpürgelerle bile emilemeyen toksik atıklar, ağaç kiracıların bulunduğu alanda geniş bir şekilde etkisiz hale getirilir ve uzaklaştırılır. Böylece ev kadınlarının dairelerinde daha az atıkları olacaktır.
  • Caddenin gürültüsü önemli ölçüde azalacak ve yatay binalar arasında bir eko etkisi yaratarak sesi boğacaktır.
  • Ağaç kiracılar kısmı bir perde görevi görür ve güvenlik hissi verir insana.
  • Ağaç kiracılar için birkaç metreküp toprak gerekecektir. Büyük ağaçlar olamayacaklardır, gölge sağlama kapasiteleri sınırlı olacağından güneş ve ışık eve rahatça girebilecektir, özellikle de kışın yaprakları döküldüğünde. Örümcekler ve karıncalar konusunda endişeye gerek yok, onlar ağaçlarda yaşamazlar. Fakat ne güzel bir durum ki kelebekler ve kuşlar gelecektir.
  • Güzellik ve keyifli bir yaşamın kaynağı olacak; insana kendi evinde bir parça doğayla bir arada yaşama olanağı sağlayacaktır.

Pek çok insanın binaların duvarlardan oluştuğu iddaasının aksine, binaların pencerelerden oluştuğunu söyler.


Pencere diktatorlüğünden ve pencere haklarından bahseder. Farklı binaların pencerelerinin farklı ırklardan oluştuğuna ve kimi zaman aynı sokağa bakan pencereler arasında ırksal bir ayrım olduğu iddasındadır. Hatta ırkçılıkla ilgili tüm kavramları bir sokağa bakan pencereler arasında (kıyaslama yaparak) açıklar.


Bu ırksal ayrımın ve nefretin sona ermesi gerektiğini söyler. Her insanın penceresinden sarkıp hayatı kucaklamaya ve elinin yetişebildiği noktaları boyamaya, kendini tüm sokağa ifade etmeye hakkı vardır. Böylelikle herkes o özgür pencereden, içeride yaşayan özgür, baskıdan kurtulmuş, standardların dışına çıkmış insanı görebilir.


Verschimmelungs-Manifest( Küf Manifestosu )

Zamanın mağlup edileceği günlerin yakın olduğunu iddia eden bir eserdir.


1958 yılında Hundertwasser tarafından mimarlıkta rasyonalizm ve işlevselciliğe karşı yazılmış, 1959 ve 1964 yıllarında eklemeler yapılmıştır.

"Mimarlıkta Akılcılığa Karşı Küf Manifestosu"dur. Mekanın rasyonel yapısına bir karşı duruşu yansıtan bildirge, mimarı özgür kılmaya çalışan erken modernistlerden farklı olarak, mimarlığı mimarlardan bağımsızlaştırmaya çalışmaktadır :

Artık resim ve heykel özgürdür, çünkü herhangi birisi istediği şekilde bir yapıt ortaya koyabilir ve sonra da onu sergiler. Mimarlıkta ise her sanatın ön koşulu olması gereken bu temel özgürlük hala yoktur, çünkü bina yapmak için hala diploma gerekiyor. Neden?

Herkes bina yapabilmelidir ve bina yapma özgürlüğü olmadıkça bugünün planlı mimarlığı hiçbir şekilde sanat sayılamaz.

Hundertwasser o güne kadar süregelen dik açı kullanmaya alternatif olarak; eğri çizgiler, süs, cephelerde renk ve çeşitlilik, kullanıcının kişisel zevkinin de yapının görünüşünü belirleyebileceği bir "güzellik" anlayışı sunmuştur.

Mimar-duvar ustası-kullanıcı bir bütündür der ve tek sözü geçenin mimar olması anlayışını kabul etmez.

Dik açılara- düz çizgilere - cetvellere- pergellere karşıdır.

Küf manifestosu çünkü: Bir yapı tamamlandıktan sonra içindeki duvarlar küflenmeye başlarsa, bu oraya yaşam girdiğinin kanıtıdır. Duvarlar yosun tutar da, evinizin dik açılı birleşmeleri yuvarlanmaya başlarsa insan sevinmelidir, çünkü evi bireyselleşmiştir, insan mimari değişikliklerin tanığı olmuştur.

Ancak küf mantarıyla birlikte yaşamayı öğrenen ve küf mantarını yaratıcı bir şekilde üretmeyi beceren teknikerler ve bilim adamları gelecekte başarılı olacaktır Hundetwasser'e göre. Küf mantarı (soyut) manada steril olan (mükemmelleştrilmiş) mimari iyi değildir. Bir mana da doğanın dolayısıyla foğamızın mükemmel olmadığını hatırlama çabbasıdır.

Bu manifesto daha çok kibrit kutusu gibi birbirinin aynısı yapılara ve içinde oturan insanların bireyselleşememesine karşı yazılmış bir manifestodur.

24 Ocak 2009 Cumartesi

Asfur




Asfur'u ilk kez "Kardeş Türküler"in konserinde Selda Öztürk'ün yüzü kadar anlamlı olan yumuşak sesinden dinlemiştim... Hemen hemen 7 yıl öncesinden bahsediyorum. Ve konser boyunca bir yandan da kulağa hoş gelen "Asfur"un kelime anlamını merak ettim.

Eve geldiğimde ise Asfur'un Arapçada kuş manasına geldiğini öğrenip hemen sözlerini bularak bu parçayı kendime ve de sevdiklerime defalarca dinleterek beynime kazıdığım özel bir parça olarak kaldı. Geçenlerde yeniden Asfur aklıma düşünce yeniden küçük bir araştırma yaptım. Öncesinde bilmediğim öyküsünü bu araştırma sayesinde öğrenerek söz ve müziği sizlerle paylaşmak istedim.


"Asfur ve Lulu (Bülbül ile Gül)'ün dertleşmesi
KUŞ (Bülbül)
Kuş belirdi penceremde, ey lülü dedi bana
Ne olur yanında sakla beni
Nerelisin dedim gökyüzünün sınırındanım dedi
Nerden geliyorsun dedim komşu evinden dedi
Kimden korkuyorsun dedim eski bir kafesten dedi
Tüylerin nerde dedim zaman dağıttı dedi
Kuş belirdi penceremde, ey lülü dedi bana
Ne olur yanında sakla beni
Yanağına gözyaşı döküldü kanatları düşmüşken
Sitem edip ayağını yere vurdu ve dedi ki
Yanağına gözyaşı döküldü kanatları düşmüşken
Sitem edip ayağını yere vurdu ve dedi ki
Yürümek istiyorum yürüyemiyorum
Yürümek istiyorum yürüyemiyorum
Kalbi karardı ve yaralarına acıdı
Kalbi karardı ve yaralarına acıdı
Nerelisin dedim gökyüzünün sınırındanım dedi
Nerden geliyorsun dedim komşu evinden dedi
Kimden korkuyorsun dedim eski bir kafesten dedi
Tüylerin nerde dedim zaman dağıttı dedi
Zindanından demirlerini kıramadan Kesildi, kırıldı kanatları
Korkma dedim yakında güneş doğar,
Bana bakarken özgürlüğü
Kanatlarının uçtuğunu gördü dağların doruklarından
Dünyanın değiştiğini gördü
Hürriyetin kanatlarından-

ASFUR
Asfur tallim nişşibbek v elle ye lülü
Hebbini hindik hebbini dehlik ye lülü
Kiltillü inte min veyn ellim nih düdi’s-sema
Kiltillü ceye min veyn elle min beytil ciran
Kiltillü heyef min min elle min afas hirben
Kiltillü rişetek veyn elle ferfetha’z-zemen
Asfur tallim nişşibbek v elle ye lülü
Hebbini hindik hebbini dehlik ye lülü
Nezlet he heddü demha vicnehetü mitkiyye
Vit hedda bil arduv el bedde imşev mefiyyi
Nezlet he heddü demha vicnehetü mitkiyye
Vithedda bil arduv el bedde imşev mefiyyi
Dımmaytuha elbiv sar vitvecceh helecrü hatü
Dımmaytuha elbiv sar vitvecceh helecrü hatü
Ebel meykesiril hebs kessar soto vicne hatü
Ebel meykesiril hebs kessar soto vicne hatü
Kiltillü inte min veyn ellim nih düdi’s-sema
Kiltillü ceye min veyn elle min beytil ciran
Kiltillü heyef min min elle min afas hirben
Kiltillü rişetek veyn elle ferfetha’z-zemen
Kiltilla let hefi’t-talla h şefiş-şemsilli rahtitlah
Vit’tallah hel ğebi şef inna jil hirrib tilmeh şefic veneh
Hembit zeh zeh
Min helfib vebil hilliyye
Şefil ğebi hembit
Hellee helecvenihil hirriyye
Söz & müzik: Marchel Khalife "

Bir çok sanatçı tarafından seslendirilmiş bu parçada aralarında en beğendiğim yorum olan Grup Nidal yorumunu sizlerle paylaşmak istedim.
http://www.grupnidal.com


Yıllardır devam eden Filistinin acıları şiirsel bir dille sanırım ancak bu kadar güzel anlatılabilir.
Ortadoğuda bitmeyen bu kanlı çatışma nefreti besleyenlerin vicdanını kanatmasını, vicdanı unutmuş insanlıklarından utanarak bir ömür boyu huzursuz yaşamalarını dilekmekten öteye gidemiyorum.

23 Ocak 2009 Cuma

Cennetin Çocukları ( Les Enfants du Paradis )

Garange ve Baptiste...

1945 yapımı “Les Enfants du Paradis” döneminin değil günümüze dek yapılmış filmler arasında da büyüleyici etkisini hiç yitirmemiş bir yapıt.

Başrolde Jean-Louis Barrault aşık olunası bir oyun sergilemiş, onun yaratıcılığında ister istemez siz de Arletty (Garange)'e aşık oluyorsunuz. Garange'nin “Sevmek o kadar basit ki” cümlesi ile kendi iç dünyanıza dönerek hakikaten sevmenin zor olmadığını fakat ne kadar zorlaştırdığımızı fark ediyorsunuz. Her ne kadar aşkı tatsanızda aşkın acısının insana haz verdiğini bu filmle birlikte bir kez daha fark ediyorsunuz. Ulaşılmaz olan iç dünyamızın genişliğinde allanıp pullanarak daha bir değerli kılınıyor. Dolasıyla kendi duygumuzla yarattığımız ölümsüz olarak şekillenebiliyor.

Kendi adıma aşk ve sevgi de ulaşılmaz olanı hiç mi hiç tercih etmesem de bu tür filmlerde (bu; müzik, şiir, resimde olabiliyor.) bildiğim halde aklımda soru işareti olarak “vay be böyle aşk yaşamadım ben” diyip bir an hayıflanma yaşıyorum. Sanırım sanatın bu yanı insanı sanata bağlıyor daha çok.

Pandomim üzerine öyle etkileyici bir anlatım var ki filmde pandomimin insan sanatının yaratımında ne kadar da kusursuz olabileceğini bir kez daha bu filmle keşfetmiş olmaz beni yeniden mutlu etti. Her ne kadar sözlerin gücü tartışılmaz ise sözsüzlüğün gücü de tartışılmaz bir yansıması olarak kabul ediyorsunuz bu filmle. Doğru kelimeleri bularak söz söylemek çok zor olsa da söz söylemeden doğru duyguyu ifade edebilmek gerçekten bir sanat.

Filmin isimine baktığımız zaman ise bence bundan iyi bir isimlendirme olamazdı. Çocuk yani dünyanın çocukları bizler, büyümüş ya da büyüyemiş çocuklar olarak hayattan bir bir var olurken cennet olan bu dünyayı hırs ve budalaca istekler yüzünden cehenneme dönüştürme konusunda uzmanlaşmış yaratıklarda olsak bu filmle birlikte aslında cennetin çocukları olduğumuzu ama artık kirlettiğimiz dünya da cenneti değil daha çok cehennemi yaşadığımızı fark ediyoruz. Yine de elimizde kalan en değerli duygunun aşk olduğunu ve umudun hiç sönmeyen bir ateş olduğunu bilmekle büyük avuntumuzu fark ediyoruz bu filmle...

İzlenilesi, sevilesi, unutulmayası bir film izlemek isterseniz, Michael Carne'nin “Les Enfants du Paradis” izlemeniz gerektiğini unutmayın...