10 Ağustos 2011 Çarşamba

Ünlü (Ünlü Murat)

Ün neye göre ündür? ve kime göre? Genelde popüler kültürün ünlüleri ile aram iyi olmadı çünkü pop ve top kültürünü sevmiyorum. Beğendiğim birisi bile bu sınıfa girmiş ise soğuma ihtimalim yüksek. Ama benim de ünlülerim var kendime göre en çok müzik, edebiyat, sinema ve resimle ilgili ünlü listesi oluşturmuşum kendime göre. Ve her bir dalda da ün sahibi olanlar kendime göre yaptıkları ve durdukları yer itibarıyla kaliteyi yansıtanlar. En iyi .... olmak, en çok ... olmak üzerine varoluş meselesini bitirmiş yalnızca iyi olmakla ilgili derdi olanlar. Örneğin müzikte Erkan Oğur, edebiyatta Hasan Ali Toptaş, sinemada Macid Macidi, resimde Deniz Bilgin dansta Pina Bausch gibi.. saymaklada zor biten bir liste olur bu ama benimde ünlüm epeyce var işte, şu an ve şu an sonrası içinde ünlüm olmaya aday bir sürü bilmediğim zat keşif yolculuğunda önüme çıkacak diye düşünüyorum. Ama sanat dalları arasında sanırım ilk göz ağrım olan edebiyatın farklı bir doyuruculuğu olduğu için o konuda iyileri (ünlüleri) kaçırmış olmaktan imtina etmişimdir hep.



Fakat bir yandan da bakınca bu kadar üretken insan arasında her bir şeye yetişmenin yani keşif yapmanın zor bir yolculuk olduğunu düşünürek “ya güzelim her birşeye yetişmen mümkün mü diye kendimi rahatlatıyorum. Çünkü ben bir tek insanın var ettiği sanatla yetinmeyip başka dallarda da bolca merak sahibi bir yaratığım.

En başta doğada keşif yapmak denilen şeye bulaşmışım ki bu derdimi gittikçe derinleştirip olmadık meraklar peşinde karınca toprağından yoğurd yapımına dek abartılı bir yaşam biçimine bulaşmışım.

Sözün özü keşfet keşfet bitmiyor bu hayat.

Gelelim edebiyat mevzusuna. Geçenlerde eskilerden bir arkadaşımla muhabbetlerken daha sonrasında onun tanıştırdığı arkadaşları ile sohbet ortamına katıldım. Güzel hoş insanlar ama ben her zaman ki gibi kimseye ne işle meşgul olduğunu sormadım. Bu adedi pek geliştirmemiş biri olarak yeni tanıştığım insanlarla konu üzerinden hayata dair düşünceler üzerine sohbet etmeyi yeğ tutuyorum. O günde doğal olarak aynı şekilde muhabbetler edildi. Tabii diğer her bir kimse birbirini tanırken ben arkadaşım arkadaşlarını ismen ve cismen bir de ucundan da olsa fikren tanımış oldum.

Lakin gece sonlanınca bizim arkadaş bana Murat'ın yazar olduğunu söyledi. Yazar hele de iyi bir yazarsa ben daha çok sever olduğum için ilgimi çekti bu durum. Ardından ertesi gün diğer bir arkadaş dün ne yaptınız gibilerden sohbet açıp Murat iyi bir yazar diyince iyice işkillenip şu nette bir Murat araştırması yapayım dedim.

Araştırma yapınca emin dillerden yazılanları okuyunca kesin okumam gereken bir adamla tanış olduğum fikrine kapıldım. Yarın mı olur diğer gün mü olur ama bir an önce kitaplarını alıp okumam pek bir mühim oldu. Sanırım bir keşif daha yapmanın arifesinde okuma aşkıma bir yenisini ekleyeceğim.

Ben diyorum ki bundan iyisi Sevgili Şam'da Sevgilim Kayısı!

Not: Kitaplarını okuduktan sonra eğer ünlüm olursa ünlü Murat, hakkındaki düşüncelerim içinde bir yazı yazmak gerekecek. Hele bir okuyayım da.


11 Haziran 2011 Cumartesi

Rene Clement filmi “Jeux Interdits” (Yasak Oyunlar)



Son zamanlarda kitap okumanın önünü sinema aldı, fırsat buldukça kitap okur gibi film izler oldum.

Tabii ki kitabın yerini tutmuyor ama izlediğimiz güzel filmler nedense yüreğimde kitap tadı bırakıyor. İşte bu filmde onlardan biriydi....

Acıyı acıtmadan anlatan izlediğim sanırım en iyi film.


Rene Clement'in “Jeux Interdits” (Yasak Oyunlar) filmi. 1952 yılına ait bir yapım. Minik bir kızın hikayesi. Bombardıman altında olan köprüyü geçerken annesi, babası ve köpeği ölüyor. Anne ve babasının ölümünü küçük dünyası içinde daha olağan karşılarken, köpeğinin ölümünü bir türlü kabullenmek istemiyor. Biliyorki annesi babası yok ama en azından köpeği olmalı. Oradaki başka bir kadın tarafından ölü olduğu için nehre atılan köpeğinin peşinden sürüklenirken kendinden birkaç yaş büyük Michel'le karşılaşıyor Paulette. Michel ona umut veriyor yeni bir köpek vereceği bileceği vaadiyle.

Paulette ve Michel arasındaki sıkı dostluk “ölüler ve haçlar” üzerinden devam ediyor.

Acı dolu bir hayatı hiç acıtmadan anlatmak gerçekten müthiş etkileyici, çünkü filmi izlerken bolca gülümsüyorsunuz.(en azından ben gülümsedim). İnsanın bitmek bilmeyen gündelik savaşlarının yanısıra bir topluma maledilen savaş taraftarı olup olmama konusunda seçeneksiz bırakan ikinci dünya savaşından bir çocuğun içsel dünyasına çocukça bakabilmeyi Rene Clement büyük bir beceri ile başarmış.

Savaşın bir çocuk üzerinde nasıl bir etki oluşturacağını gözle önüne seriyor. Belki de sadece insanın kirlettiği bu dünyanın korkunçluğunu ürkütmeden bir oyuna dönüştüren çocukların masumane bakış açısıyla başka bir açıdan gözler önüne seren son derece keyifli bir sinema filmi desem hiçte abartmış olmam.


29 Temmuz 2010 Perşembe

Pandora'nın Kutusu



Bence Yeşim Ustaoğlu'nun sinema adına yaptığı en iyi film. Özenli, dengeli ve tam kıvamında bir film...

Başrolde Tsilla Chelton (fransız) gerçekten mükemmel bir oyunculuk sergilemiş, diğer oyuncularında ondan kalır yanı olmasa da Tsilla'nın filmde değilde gerçekte alzheimer olduğuna inandırıyor sizi, yok canım başka türlü olması mümkün değil dercesine rolündeki "kişi" olmuş bu filmde.

Büyük şehrin kaosu, "mükemmel hayatlar"ın boşluğuna dair iyi bir örnek oluşturuyor bu film, modern hayat dedikleri bilmecenin getirdiği "yalnızlık" "yabancı olmak - kalmak" duygusunu çok iyi aktarmış.

Film sonunda bize "elde var sıfır" diyor.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Fatima Spar und Die Freedom Fries

İsmini müslümanlar arasında çok kullanılan "Fatima" ile Avrupadaki büyük market zinciri "Spar"ile 2003 Irak Savaşı öncesinde Amerika ile Fransa arasındaki görüş farklılıkları sebebiyle Amerika’da yükselen Fransız karşıtlığı sırasında kızarmış patates yerine özgürlük kızartmaları "Fredom Fries" ifadesinin birleşmesi ile isimleşen grup Avusturya- Viyana kökenli.

Viyana'da faaliyet gösteren grup şehrin kozmopolit geçmişi ve bugününe uygun olarak farklı ülkelerden gelen müzisyenlerden oluşuyor. Grup lideri Fatima Spar, nam-i diğer Nihal Sentürk. Caz okulu mezunu. Nihal grubu ile beraber Caz, Balkan Brass, Oryantal, Swing tarzı müzikleri ile Avrupa'da oldukça tanınyor. Plak şirketinin grubun müziğini sınıflarken "Post-Osmanlı Swing" olarak nitelendirmiş.

Fatima Spar ise bir söyleşinde yaptıkları müziği şu şekilde değerlendirmiş: Özetle ifade edersem, çok çeşitli bir yelpazede müzik yapmamıza rağmen, esasen caz yapıyoruz diyebilirim. Çünkü cazda emprovizasyon var, biz de emprovizasyon yapıyoruz. Diğer değerlendirmeleri de müzik eleştirmenlerine bırakıyoruz.

Türkçe, Almanca, İngilizce sözlere sahip şarkılar ve değişken ritmler, nefesliler ve akordeonla buluştuğunda, birçok tarzın bir araya geldiği eklektik kıpır kıpır bir müzik ortaya çıkmış.

Kadrosu Türk, Sırp, Avusturya ve Ukraynalı müzisyenlerden oluşuyor: Fatima Spar (Nihal Şentürk): vokal, tef, Alexander Wladigeroff: trompet, flügelhorn, Andrej Prosorov: saksofon, Milos Todorovski: akordeon, Philipp Moosbrugger: kontrabas, Erwin Schober: bateri



Yaptığı iki albümde oldukça iyi ama "Kibirli Ceviz" parçası nedense bana "bir daha bir daha dinle" duygusunu yaşatıyor!

2006 Şubat'ında çıkan Türk folk müziğini anımsatan "Zırzop" albümüyle geçen sene Amadeus Ödülüne aday gösterilen grup, 2008 de çıkardıkları "Trust" albümleri ile müzik dünyasına kalite ve neşe katmaya devam ediyorlar.

www.freedomfries.at/

"ZIRZOP" 2006
01 - Zirzop
02 - Egyptian Ella
03 - Bosa Noga
04 - Stehenbleiber
05 - At Home
06 - Istanbul darf nicht Wien werden
07 - Kizilciklar Oldu Mu
08 - Joseph Joseph
09 - Kibirli Ceviz
10 - Andrej's Nдchte
11 - W
12 - Candy Shop

TRUST 2008
1 - Tueckebold
2- Sarabande
3- Trust
4 - The Good Way
5 - My Little Someone
6 - Die Kleptomanin
7 - Biting Creepers
8 - Knock Kneed Sal
9 - Rerun
10 - Overall
11 - Üç Atlı
12 - Travlin All Alone


4 Haziran 2010 Cuma

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları

Nezih Ünen şöyle demiş:
"Filme başladığımız gün ekibime "Bir senaryomuz yok, Anadolu yazacak, biz de çekeceğiz" demiştim. Öyle de oldu! Antik uygarlıklardan kalma bu yorgun ve yıpranmış kültürler diyarında bu filmi çekme tarzım her şeyin kendiliğinden gelişmesine izin vermek ve insanların hikayelerini şarkılar, ritüeller ve danslarla anlatmasına yardım etmekti"

Farkında olmak, görebilmek böyle bir şey olsa gerek....


Nefes...

Evet bu Anadolu'nun nefesiydi, sesiydi, sözüydü, rengiydi, tadı, tuzu, kokusu...

Kokladım, gördüm, bildim, tattım, hissettim ve çoştum.


Anadolu çoşkudur

Anadolu aşktır

Anadolu rengi aheng dir

Abdalların, dengbejlerin, aşıkların yurdudur

Anadolu esirgemez, bereketi simgeler

Beşik olur nice uygarlıkları koynunda besler, büyütür, yaşatır

Anadolu kıtaları birleştiren Analar yurdu ana dolu


Anadolu ne hoş bir seslenmedir. Bu belgeselide merak edişimin asıl nedeni anadolu kelimesinin geçiyor olmasıydı. Eee tabii bir de işin içinde müzik olunca merakım epeyce büyüdü, bulmak için epey uğraştım hatta bu arada nette araştırma yaptım kim ne demiş belgesel hakkında iyi mi yoksa kötü mü!!!


Net, samanlıkta iğne aramaya denk geliyor çoğu zaman, önüne gelenin çöpünü bıraktığı nette daha çok olumsuz beğenilmeyecek bir yapım olduğuna dair görüşler de vardı...


Ama göze aldım kötü de olsa, hayal kırıklığı da yaratsa da Anadolu kelimesi izlemem için iyi bir nedendi...


Nihayet izledim ve yine, yeniden nefes aldım. Anadolu'ya olan aşkımın bir yansımasıydı bu... O güzel renkli, sesli, duygulu, naif anadolu insanını yeniden tekrar tekrar öpücüklere boğdum.


Bu yüzden sonsuz teşekkür ediyorum Nezih Ünen'e, aklıyla gönlüyle bin bin yaşasın...