sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2010 Perşembe

Pandora'nın Kutusu



Bence Yeşim Ustaoğlu'nun sinema adına yaptığı en iyi film. Özenli, dengeli ve tam kıvamında bir film...

Başrolde Tsilla Chelton (fransız) gerçekten mükemmel bir oyunculuk sergilemiş, diğer oyuncularında ondan kalır yanı olmasa da Tsilla'nın filmde değilde gerçekte alzheimer olduğuna inandırıyor sizi, yok canım başka türlü olması mümkün değil dercesine rolündeki "kişi" olmuş bu filmde.

Büyük şehrin kaosu, "mükemmel hayatlar"ın boşluğuna dair iyi bir örnek oluşturuyor bu film, modern hayat dedikleri bilmecenin getirdiği "yalnızlık" "yabancı olmak - kalmak" duygusunu çok iyi aktarmış.

Film sonunda bize "elde var sıfır" diyor.

4 Haziran 2010 Cuma

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları

Nezih Ünen şöyle demiş:
"Filme başladığımız gün ekibime "Bir senaryomuz yok, Anadolu yazacak, biz de çekeceğiz" demiştim. Öyle de oldu! Antik uygarlıklardan kalma bu yorgun ve yıpranmış kültürler diyarında bu filmi çekme tarzım her şeyin kendiliğinden gelişmesine izin vermek ve insanların hikayelerini şarkılar, ritüeller ve danslarla anlatmasına yardım etmekti"

Farkında olmak, görebilmek böyle bir şey olsa gerek....


Nefes...

Evet bu Anadolu'nun nefesiydi, sesiydi, sözüydü, rengiydi, tadı, tuzu, kokusu...

Kokladım, gördüm, bildim, tattım, hissettim ve çoştum.


Anadolu çoşkudur

Anadolu aşktır

Anadolu rengi aheng dir

Abdalların, dengbejlerin, aşıkların yurdudur

Anadolu esirgemez, bereketi simgeler

Beşik olur nice uygarlıkları koynunda besler, büyütür, yaşatır

Anadolu kıtaları birleştiren Analar yurdu ana dolu


Anadolu ne hoş bir seslenmedir. Bu belgeselide merak edişimin asıl nedeni anadolu kelimesinin geçiyor olmasıydı. Eee tabii bir de işin içinde müzik olunca merakım epeyce büyüdü, bulmak için epey uğraştım hatta bu arada nette araştırma yaptım kim ne demiş belgesel hakkında iyi mi yoksa kötü mü!!!


Net, samanlıkta iğne aramaya denk geliyor çoğu zaman, önüne gelenin çöpünü bıraktığı nette daha çok olumsuz beğenilmeyecek bir yapım olduğuna dair görüşler de vardı...


Ama göze aldım kötü de olsa, hayal kırıklığı da yaratsa da Anadolu kelimesi izlemem için iyi bir nedendi...


Nihayet izledim ve yine, yeniden nefes aldım. Anadolu'ya olan aşkımın bir yansımasıydı bu... O güzel renkli, sesli, duygulu, naif anadolu insanını yeniden tekrar tekrar öpücüklere boğdum.


Bu yüzden sonsuz teşekkür ediyorum Nezih Ünen'e, aklıyla gönlüyle bin bin yaşasın...

13 Mayıs 2010 Perşembe

Alkatraz Kuşcusu (Birdman of Alcatraz)

Etkileyici bir film izlemek isterseniz!


İmdb olsam kesinlikle halkın nabzını tutmadan önce onlara ben bir liste yapar sonra da bu nabzı kaliteye doğru yükseltirdim tabii sıralamanın başındakilerden biri de “Alkatraz Kuşcusu” olurdu.


Hani derler ya “mesaj vermek gerek” “eğitici öğretici olmalı”, “eğlenirken öğrenmeli” gibi basma kalıp bir çok tanım vardır. Sıkıcı tanımlardır ama Alkatraz Kuşcusu için umudu olmayan insanlara dair o kadar çok tüyo veriyor ki kesinlikle büyük mesajlar barındırıyor içerisinde. Gerçekten müthiş etkili bir film, herkesin izlemelisi gerekenlerin başında geliyor, insan bilincinde yol katetme babında son derece önemli buluyorum bu filmi.

12 Kızgın Adam ( 12 Angry Men )

Muhteşem bir filmdi....



Yılın en sıck günü olan havasız, kasvetli bir odanın içinde 12 adamın juri olarak karar vermesi üzerine beyin fırtınası yaratan konuşmaların geçtiği yani düşünmenin hareket yarattığı bir saniyesini bile gözden kaçırmayı göze alamıyacağınız kadar etkili bir filmdi.

Tek bir mekan ve oniki adam filmin örgüsü son derece basit ama bu yönetmenin harikalar yaratamıcağı anlamına gelmiyor. Aksine bu sadelikten dünya tarihine geçen bir film yaratmış. iyi ki oscar alamamış çünkü oscarın hep bir politakısı olmuş bu politika içersinde de onca kötü varken bu filmi aralarına sokmamakla pek iyi ettiklerini düşünüyorum.



Amerikan sinamasının gerçeği yansıtmayan bol aksiyonlu filmleri aslında bir nevi onların dünya üzerindeki hakim olma kaygılarının altyapısını oluşturuyor gibi gelir bana. Hakim olma duygularını da bu bol aksiyonlu filmlerde ki hayal dünyası ile tatmin ettiklerini düşünüyorum.

Bu mana da genelleme yapmam çoğunluğun tepkilerine dairdir.

Sinemada çok başarılı olduğunu düşündüğüm her bir filmini ayrı ayrı önemsediğim Linklater, Cassevetes de Amerikalıdır ama diğerleri gibi aksiyona ihtiyaç duymadan çok para götürmeliyim derdi olmadan, seyirciyi kısa süreliğine nasıl kandırır da sinemalara akın akın getiren görüntüler kullanırım gibi -sıradan bir beynin- ötesine geçerek kalıcı bir şeyler üretmeyi başaran dünya sonra da amerikan sinemasının önemli şahsiyetleridir.

Bu; uçan göçen kaçan doğaüstü hiçbir mistizmi olmayan filmlerin yaratıcı olan Hollywooda olan tepkidir. Nasıl iyi kitap okudunuzda içinde kaybolur gidersiniz ya sinema da benim için aynı şeyi ifade ediyor.

Amerikan sineması "cinema" terimini kullanmayı da bu mana da reddetmiş doğal olarak, mowie diye tanımlıyorlar. Mowie, “move” kökünden gelen bir isim. Move, motion'ın tam karşılığı ise hareket etmek.


Geç oldu güç oldu ama çok çok iyi oldu, 1957 yılına ait Sidney Lumet'e sonsuz teşekkürler...

9 Mayıs 2010 Pazar

İki Dil Bir Bavul

Yakın döneme ait(2009) başarılı bir yapım daha!


İsmi ile sizi çeken içine alan doğallığı ile her karesinde izleyiciyi de o anı yaşarmışcasına içine alan bir yapım olmuş.

Belgesel kategorisinde olsa da ben daha çok film olarak izledim diyebilirim.



Filmin en önemli özelliği ise filmde rol alan oyuncu olmaması gerçek hayatta kim ne ise onu yansıtıyor olması bu nedenle “belgesel” olarak nitelendirilmesi daha doğru oluyor doğal olarak.


Bir bavul bir dil ile yola çıkan yolun sonunda ikinci bir dille karşılaşan ama pes etmeyen “öğretme”nin yani öğreten olmanın zorluklarını en uçlarda anlatan güzel bir film olmuş.



İzlemeye değer hatta izlemekten keyif alacağınız belgesel film arıyorsanız “İki Dil Bir Bavul” sizi bekliyor olacak.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

L'Atalante - Jean Vigo


İnsanın içini sıcacık bir his kaplar yüzünde kocaman bir tebessüm sanki hep oradaymış orada kalacakmış gibi olur ya.... İşte tam bu minvalde bir film L'Atalante

Sinemanın büyüsünü tüm masumiyetiyle izleyiciye aktaran. İnsanın içindeki boşlukları küçük ama büyük hoşluklarla dolduran bir film...



Hiçbir iddiası yokmuşçasına ama sinema adına büyük iddia yaratan bir film çekmek için ayrı bir yetenek gerekiyor... Bu yeteneği Jean Vigo fazlasıyla taşıyor.

Aynı şiir gibi, iyi şiir yazabilmek için kelimelerle oyun oynamaktan öte duyguların özüne inerek onları ifade eden kelimeleri ortaya çıkarmak bir maharettir. Süslemeden, yormadan, yorulmadan...



Güzel olan basittir. Basit olanı yaratmak ise insan için en zor olanıdır. Yakın tarih boyunca insan mantığı doğasını reddederek mükemmel olma çabasından ötürü basit olanı yok ederek hayal kırıklıkları yaratma üzerine üst seviyelerde gezinip durmuştur.

Bu filmde basit ve sade olanın güzelliğini yakalamak veya nasıl bir güzellik olduğunu görmek için sinema adına en iyi örneklerden biri...

Geç de olsa! Teşekkürler Jean Vigo


30 Nisan 2010 Cuma

Nuri Bilge Ceylan ve Üç Maymun'u



Nuri bilge ceylan “Kasaba” “Mayıs Sıkıntısı” ve “Uzak”ta sahiplendiğim bir yönetmen olarak üzerine konuşmaktan son derece keyif aldığım bir sinemacıydı... Altın Portakalda kendisiyle tanışmış, minik bir sohbet yapmıştık fakat “İklimler” filminin gösterim öncesinde idi.

"İklimler" bol bol sıkılarak izlediğim ilk filmi olmuştu, üzülmüştüm kendi adıma... Kitaplarda olduğu gibi sinemada da üretenin yapıtlarını toplu olarak ele almayı seviyorum. Bu manada da Nuri Bilge Ceylan biraz benden uzaklaşmış oldu...

"Üç Maymun" filmini hemen izleme kaygısında olmamamın nedeni de “ya yine hayal kırıklığına uğrarsam”dı. Bu kez ise daha farklı oldu hayal kırıklığım.. Kesinlikle kötü bir film değil fakat sıradanlığı yoruculuğu ile bitirene kadar bir nevi bittiğim bir film oldu. Ara vere vere ancak izleyebildim sonuna dek...

Bir nevi ödül almak amacıyla mı yapılmış... bu konuda şüphelerim var, Nuri Bilge kendi tarzının dışına çıkmış veya tarzına başkalarının tarzını ekleyerek diğer ilk üç filmdeki “sinema yapma masumiyeti”ni, amatör ruhunu yitirmiş yerine kaygılı “böyle yaparsan” veya “böyle yaparsam iyi olur”lu bir film yapmış-lar- gibi geldi bana....

Ve sanıyorum ki bundan böyle de o masumiyete dönüş olmayacak artık benim için...

Sevdiğim üç filmi dışında, sevdiğim yönetmen olarak "Nuri Bilge Ceylan”ın adını kullanmam hoş olmayacak, çünkü ben artık onun algılama biçimi ve kaygılarına uzağım.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Gabbeh



İçim eriye eriye izlediğim bir film daha... Ohh be dünya varmış.

Muhteşemdi renkler, masal gibi bir kurgu, sımsıcak bir sanat büyüsü...



31 Ocak 2009 Cumartesi

Sinemanın Bilinmeyenleri

Hiroshi Teshigahara ve filmi "Tanin no kao" 1966

Hiroshi Teshigahara; babası Japonya da İkebana sanatında çığır açmış sanatçılardan biridir. (Sofu Teshigahara: Sogetsu okulu, zen-eibana ikebana sanatında çığır açarak plastik, yapıştırıcı ve demir materyallerinin kullanılmıştır.) Kendisi de yaşamı boyunca İkebana çalışmalarını bırakmamıştır.

Sinemaya gelince tamamen şans eseri sinemaya girmiş yönetmenlerden biridir.

Japon Sinemasının öncüsü sayılan Mizoguchi ve Ozu'nun aksine Japon geleneklerine bağlı kalmak yerine batı sinemasının dinamiğini filmlerinde aksettirmiştir.

Bu konuda Akira Kurusawa gelenekçi Japon sinemasından uzaklaşan Teshigahara'yı oldukça yermektedir.

Japonyanın en bilinen roman yazarı Kobo Abe'nin varoluşçu romanlarını senaryolaştırarak sinemada farklı bir dil yaratmıştır.

Tanin No Kao (Başkasının Yüzü)


Kobo Abe'nin romanından uyarlanmış 1966 yılı yapımı bu filmde yönetmen bilim kurguyu işin içine katarak birey psikolojisinin toplumda yarattığı ve yaratabileceği toplumsal çöküşleri ile aynı şekilde toplum psikolojisinin bireyde yarattığı güven ve güvensizliği konu edinmiştir.

Filmin şöyle bir monolog ile başlar...

-“Vücut parçalarının kopyaları, görüyor musunuz?
-Maalesef bu sadece bir parmak değil. Bu, parmak biçimine bürünmüş bir aşağılık kompleksidir.
-Benim uzmanlık alanım parmak tedavisi değil. Gerçekte bir psikiyatristim.
-Aşağılık kompleksleri insan zihninde boşluklar açar, ben de onları doldururum.”

diyen bir doktorun yüzü iş kazası sonucu yanmış olan hastasına deneysel tıbbi yöntemler kullanmasını konu alıyor.

Yüzü tamamen bandajlı olan Okuyama toplum içerisinde yaşayan bir ölü olarak daha fazla devam edemiyeceğini düşünerek kendisine bir yüz bulma ihtiyacı ile doktora gider.

“Kendi kendime milyonlarca kere yalnızca bir deri tabakası, bir yüzey dedim.
Ama şimdi bundan o kadar da emin değilim.
Yüzümüz, ruhumuza açılan bir kapı.
Yüz kapandığında ruh da kapanıyor.
İçeri kimse giremez oluyor.
Ruh çürümeye terkediliyor, bozulup harabeye dönüşüyor.
Tamamıyla kokuşmuş bir canavar ruhu haline geliyor.”

Bu tarz monolog ve dialoglar içerisinde Teshigahara insanının varoluşu üzerine çeşitli saptamalarda bulunarak yüz ve toplumsal kimlik arasındaki ilşkiyi inceliyor.

Film oldukça akıcı bir ritm içerisinde ilerlerken film içerisinde yarattığı yan hikaye ile de izleyenin kafasını karıştırma konusunda büyük bir ustalık gösteriyor Teshigahara.

Oldukça etkileyici ve akılda kalıcı bu filmi bir değil birkaç kez izlemek gerekecek.

23 Ocak 2009 Cuma

Cennetin Çocukları ( Les Enfants du Paradis )

Garange ve Baptiste...

1945 yapımı “Les Enfants du Paradis” döneminin değil günümüze dek yapılmış filmler arasında da büyüleyici etkisini hiç yitirmemiş bir yapıt.

Başrolde Jean-Louis Barrault aşık olunası bir oyun sergilemiş, onun yaratıcılığında ister istemez siz de Arletty (Garange)'e aşık oluyorsunuz. Garange'nin “Sevmek o kadar basit ki” cümlesi ile kendi iç dünyanıza dönerek hakikaten sevmenin zor olmadığını fakat ne kadar zorlaştırdığımızı fark ediyorsunuz. Her ne kadar aşkı tatsanızda aşkın acısının insana haz verdiğini bu filmle birlikte bir kez daha fark ediyorsunuz. Ulaşılmaz olan iç dünyamızın genişliğinde allanıp pullanarak daha bir değerli kılınıyor. Dolasıyla kendi duygumuzla yarattığımız ölümsüz olarak şekillenebiliyor.

Kendi adıma aşk ve sevgi de ulaşılmaz olanı hiç mi hiç tercih etmesem de bu tür filmlerde (bu; müzik, şiir, resimde olabiliyor.) bildiğim halde aklımda soru işareti olarak “vay be böyle aşk yaşamadım ben” diyip bir an hayıflanma yaşıyorum. Sanırım sanatın bu yanı insanı sanata bağlıyor daha çok.

Pandomim üzerine öyle etkileyici bir anlatım var ki filmde pandomimin insan sanatının yaratımında ne kadar da kusursuz olabileceğini bir kez daha bu filmle keşfetmiş olmaz beni yeniden mutlu etti. Her ne kadar sözlerin gücü tartışılmaz ise sözsüzlüğün gücü de tartışılmaz bir yansıması olarak kabul ediyorsunuz bu filmle. Doğru kelimeleri bularak söz söylemek çok zor olsa da söz söylemeden doğru duyguyu ifade edebilmek gerçekten bir sanat.

Filmin isimine baktığımız zaman ise bence bundan iyi bir isimlendirme olamazdı. Çocuk yani dünyanın çocukları bizler, büyümüş ya da büyüyemiş çocuklar olarak hayattan bir bir var olurken cennet olan bu dünyayı hırs ve budalaca istekler yüzünden cehenneme dönüştürme konusunda uzmanlaşmış yaratıklarda olsak bu filmle birlikte aslında cennetin çocukları olduğumuzu ama artık kirlettiğimiz dünya da cenneti değil daha çok cehennemi yaşadığımızı fark ediyoruz. Yine de elimizde kalan en değerli duygunun aşk olduğunu ve umudun hiç sönmeyen bir ateş olduğunu bilmekle büyük avuntumuzu fark ediyoruz bu filmle...

İzlenilesi, sevilesi, unutulmayası bir film izlemek isterseniz, Michael Carne'nin “Les Enfants du Paradis” izlemeniz gerektiğini unutmayın...