29 Temmuz 2010 Perşembe

Pandora'nın Kutusu



Bence Yeşim Ustaoğlu'nun sinema adına yaptığı en iyi film. Özenli, dengeli ve tam kıvamında bir film...

Başrolde Tsilla Chelton (fransız) gerçekten mükemmel bir oyunculuk sergilemiş, diğer oyuncularında ondan kalır yanı olmasa da Tsilla'nın filmde değilde gerçekte alzheimer olduğuna inandırıyor sizi, yok canım başka türlü olması mümkün değil dercesine rolündeki "kişi" olmuş bu filmde.

Büyük şehrin kaosu, "mükemmel hayatlar"ın boşluğuna dair iyi bir örnek oluşturuyor bu film, modern hayat dedikleri bilmecenin getirdiği "yalnızlık" "yabancı olmak - kalmak" duygusunu çok iyi aktarmış.

Film sonunda bize "elde var sıfır" diyor.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Fatima Spar und Die Freedom Fries

İsmini müslümanlar arasında çok kullanılan "Fatima" ile Avrupadaki büyük market zinciri "Spar"ile 2003 Irak Savaşı öncesinde Amerika ile Fransa arasındaki görüş farklılıkları sebebiyle Amerika’da yükselen Fransız karşıtlığı sırasında kızarmış patates yerine özgürlük kızartmaları "Fredom Fries" ifadesinin birleşmesi ile isimleşen grup Avusturya- Viyana kökenli.

Viyana'da faaliyet gösteren grup şehrin kozmopolit geçmişi ve bugününe uygun olarak farklı ülkelerden gelen müzisyenlerden oluşuyor. Grup lideri Fatima Spar, nam-i diğer Nihal Sentürk. Caz okulu mezunu. Nihal grubu ile beraber Caz, Balkan Brass, Oryantal, Swing tarzı müzikleri ile Avrupa'da oldukça tanınyor. Plak şirketinin grubun müziğini sınıflarken "Post-Osmanlı Swing" olarak nitelendirmiş.

Fatima Spar ise bir söyleşinde yaptıkları müziği şu şekilde değerlendirmiş: Özetle ifade edersem, çok çeşitli bir yelpazede müzik yapmamıza rağmen, esasen caz yapıyoruz diyebilirim. Çünkü cazda emprovizasyon var, biz de emprovizasyon yapıyoruz. Diğer değerlendirmeleri de müzik eleştirmenlerine bırakıyoruz.

Türkçe, Almanca, İngilizce sözlere sahip şarkılar ve değişken ritmler, nefesliler ve akordeonla buluştuğunda, birçok tarzın bir araya geldiği eklektik kıpır kıpır bir müzik ortaya çıkmış.

Kadrosu Türk, Sırp, Avusturya ve Ukraynalı müzisyenlerden oluşuyor: Fatima Spar (Nihal Şentürk): vokal, tef, Alexander Wladigeroff: trompet, flügelhorn, Andrej Prosorov: saksofon, Milos Todorovski: akordeon, Philipp Moosbrugger: kontrabas, Erwin Schober: bateri



Yaptığı iki albümde oldukça iyi ama "Kibirli Ceviz" parçası nedense bana "bir daha bir daha dinle" duygusunu yaşatıyor!

2006 Şubat'ında çıkan Türk folk müziğini anımsatan "Zırzop" albümüyle geçen sene Amadeus Ödülüne aday gösterilen grup, 2008 de çıkardıkları "Trust" albümleri ile müzik dünyasına kalite ve neşe katmaya devam ediyorlar.

www.freedomfries.at/

"ZIRZOP" 2006
01 - Zirzop
02 - Egyptian Ella
03 - Bosa Noga
04 - Stehenbleiber
05 - At Home
06 - Istanbul darf nicht Wien werden
07 - Kizilciklar Oldu Mu
08 - Joseph Joseph
09 - Kibirli Ceviz
10 - Andrej's Nдchte
11 - W
12 - Candy Shop

TRUST 2008
1 - Tueckebold
2- Sarabande
3- Trust
4 - The Good Way
5 - My Little Someone
6 - Die Kleptomanin
7 - Biting Creepers
8 - Knock Kneed Sal
9 - Rerun
10 - Overall
11 - Üç Atlı
12 - Travlin All Alone


4 Haziran 2010 Cuma

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları

Nezih Ünen şöyle demiş:
"Filme başladığımız gün ekibime "Bir senaryomuz yok, Anadolu yazacak, biz de çekeceğiz" demiştim. Öyle de oldu! Antik uygarlıklardan kalma bu yorgun ve yıpranmış kültürler diyarında bu filmi çekme tarzım her şeyin kendiliğinden gelişmesine izin vermek ve insanların hikayelerini şarkılar, ritüeller ve danslarla anlatmasına yardım etmekti"

Farkında olmak, görebilmek böyle bir şey olsa gerek....


Nefes...

Evet bu Anadolu'nun nefesiydi, sesiydi, sözüydü, rengiydi, tadı, tuzu, kokusu...

Kokladım, gördüm, bildim, tattım, hissettim ve çoştum.


Anadolu çoşkudur

Anadolu aşktır

Anadolu rengi aheng dir

Abdalların, dengbejlerin, aşıkların yurdudur

Anadolu esirgemez, bereketi simgeler

Beşik olur nice uygarlıkları koynunda besler, büyütür, yaşatır

Anadolu kıtaları birleştiren Analar yurdu ana dolu


Anadolu ne hoş bir seslenmedir. Bu belgeselide merak edişimin asıl nedeni anadolu kelimesinin geçiyor olmasıydı. Eee tabii bir de işin içinde müzik olunca merakım epeyce büyüdü, bulmak için epey uğraştım hatta bu arada nette araştırma yaptım kim ne demiş belgesel hakkında iyi mi yoksa kötü mü!!!


Net, samanlıkta iğne aramaya denk geliyor çoğu zaman, önüne gelenin çöpünü bıraktığı nette daha çok olumsuz beğenilmeyecek bir yapım olduğuna dair görüşler de vardı...


Ama göze aldım kötü de olsa, hayal kırıklığı da yaratsa da Anadolu kelimesi izlemem için iyi bir nedendi...


Nihayet izledim ve yine, yeniden nefes aldım. Anadolu'ya olan aşkımın bir yansımasıydı bu... O güzel renkli, sesli, duygulu, naif anadolu insanını yeniden tekrar tekrar öpücüklere boğdum.


Bu yüzden sonsuz teşekkür ediyorum Nezih Ünen'e, aklıyla gönlüyle bin bin yaşasın...

25 Mayıs 2010 Salı

Hayata umut, neşe katan DELİLER Serisi I

WILLARD WIGAN


1957 yılında İngiltere Birmingham'da doğmuş. Disleksi (öğrenme (algılama) bozukluğu) hastası olan Willard küçük yaşlarda sanat hayatına adım atmış.

“5 yaşındayken karıncalar için ev yapmaya başladım, yaşamak için bir yaşam alanına ihtiyaçları vardı. Ayakkabı ve şapkadan evler yaptım. Bu fantastik dünya disleksiden beni uzak tutuyord, ta ki 'mikro heykel kariyeri'me dek bu böyle devam etti" diyor.




Mikro heykel malzemesi olarak toz zerrecikleri, şeker kristalleri, metal döküm tekniklerini ile aşağıda görülen aletlerle sanatla bilim arasında bağ kurmuş.

Yapım aşamalarının yaklaşık 3 ay kadar sürdüğünü söylüyor.

16 Mayıs 2010 Pazar

Beğendiklerim III

GOLNAZ FATHİ

1972 Tahran doğumlu Gülnaz Fathi 1995 yılında Azad Sanat Üniversitesi Grafik Bölümü'nden mezun olmuş. Daha sonra Kaligrafi eğitimi alarak kaligrafi üzerine yoğunlaşmış...


Kişisel Sergiler

2010 Ride Like the Wind, Sultan Galeri, Kuveyt
2009 Doha series, The Third Line, Doha, Katar
2008 My Freedom, Xerxes Galeri, Londra, UK
Sleepless Nights, The Third Line, Dubai, BAE
2007 Beyond Words, La Fontaine Centre of Contemporary Art, Bahreyn
2006 Golnaz Fathi, The Third Line, Dubai, BAE
2005 Solo Exhibition, Space SD, Beyrut, Lübnon
Un-Written, The Third Line, Dubai, UAE
Virtual Painting Exhibition, Art East,
Espace SD, Beyrut, Lübnan
Maison des Jeunes et de la Culture de Neuilly, Neuilly-sur-Seine, Fransa
Agence Le Carré Bleu, Paris, Fransa
Galerie L’oeil du Huit, Paris, Fransa
Golestan Galeri, Tahran, Iran
2002 S Golestan Galeri, Tahran, Iran
2000 Golestan Galeri, Tahran, Iran
Solo Exhibition, Shahr-e-Ketab Niavaran Kitapçısı, Tehran, Iran
1999 Seyhoon Galeri, Tahran, Iran
1998 Seyhoon Galeri, Tahran, Iran





14 Mayıs 2010 Cuma

Beğendiklerim II

SHIVA AHMEDI



1975 yılı Tahran doğumlu Ahmedi, Tahran'da Azad Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümünü bitirmiş ardından Amerika'ya yerleşmiş ve farklı üniversitelerde ders vermeye hala devam ediyor. Amerika, Londra ve Duabi başta olmak üzere bir çok sergide etkileyici çalışmalarıyla göz kamaştırıyor.

O da amerikayı yaratıcılıklarıyla zenginleştiren nice göçmen kuşlardan birisi...

Şu an Cranbrook Sanat Akedemisinde hocalık yaparak bu zenginliğini bir yandan da öğrencilere aktarmaya devam ediyor.




2009 yılında Contemporary İstanbul'a petrol varilleriyle katılmış.


13 Mayıs 2010 Perşembe

Alkatraz Kuşcusu (Birdman of Alcatraz)

Etkileyici bir film izlemek isterseniz!


İmdb olsam kesinlikle halkın nabzını tutmadan önce onlara ben bir liste yapar sonra da bu nabzı kaliteye doğru yükseltirdim tabii sıralamanın başındakilerden biri de “Alkatraz Kuşcusu” olurdu.


Hani derler ya “mesaj vermek gerek” “eğitici öğretici olmalı”, “eğlenirken öğrenmeli” gibi basma kalıp bir çok tanım vardır. Sıkıcı tanımlardır ama Alkatraz Kuşcusu için umudu olmayan insanlara dair o kadar çok tüyo veriyor ki kesinlikle büyük mesajlar barındırıyor içerisinde. Gerçekten müthiş etkili bir film, herkesin izlemelisi gerekenlerin başında geliyor, insan bilincinde yol katetme babında son derece önemli buluyorum bu filmi.

Beğendiklerim I

ROYA FARASSAT



Roya Farassat, İran'ın başkenti Tahranda doğmuş. Parsons Tasarım Okulu Heykel Merkezi'nde eğitimini 1986 yılında tamamlamış. Ardından 2001 yılında Newyorkda Heykel Merkezinde kaynak teknikleri üzerine eğitim almış.



Çeşitli ödüller alan sanatçı dünyanın farklı bölgelerinde çeşitli sergiler açmış. Zengin ve özgün tarzı ile beğenilenler arasında olmaya devam edecek görünüyor.



12 Kızgın Adam ( 12 Angry Men )

Muhteşem bir filmdi....



Yılın en sıck günü olan havasız, kasvetli bir odanın içinde 12 adamın juri olarak karar vermesi üzerine beyin fırtınası yaratan konuşmaların geçtiği yani düşünmenin hareket yarattığı bir saniyesini bile gözden kaçırmayı göze alamıyacağınız kadar etkili bir filmdi.

Tek bir mekan ve oniki adam filmin örgüsü son derece basit ama bu yönetmenin harikalar yaratamıcağı anlamına gelmiyor. Aksine bu sadelikten dünya tarihine geçen bir film yaratmış. iyi ki oscar alamamış çünkü oscarın hep bir politakısı olmuş bu politika içersinde de onca kötü varken bu filmi aralarına sokmamakla pek iyi ettiklerini düşünüyorum.



Amerikan sinamasının gerçeği yansıtmayan bol aksiyonlu filmleri aslında bir nevi onların dünya üzerindeki hakim olma kaygılarının altyapısını oluşturuyor gibi gelir bana. Hakim olma duygularını da bu bol aksiyonlu filmlerde ki hayal dünyası ile tatmin ettiklerini düşünüyorum.

Bu mana da genelleme yapmam çoğunluğun tepkilerine dairdir.

Sinemada çok başarılı olduğunu düşündüğüm her bir filmini ayrı ayrı önemsediğim Linklater, Cassevetes de Amerikalıdır ama diğerleri gibi aksiyona ihtiyaç duymadan çok para götürmeliyim derdi olmadan, seyirciyi kısa süreliğine nasıl kandırır da sinemalara akın akın getiren görüntüler kullanırım gibi -sıradan bir beynin- ötesine geçerek kalıcı bir şeyler üretmeyi başaran dünya sonra da amerikan sinemasının önemli şahsiyetleridir.

Bu; uçan göçen kaçan doğaüstü hiçbir mistizmi olmayan filmlerin yaratıcı olan Hollywooda olan tepkidir. Nasıl iyi kitap okudunuzda içinde kaybolur gidersiniz ya sinema da benim için aynı şeyi ifade ediyor.

Amerikan sineması "cinema" terimini kullanmayı da bu mana da reddetmiş doğal olarak, mowie diye tanımlıyorlar. Mowie, “move” kökünden gelen bir isim. Move, motion'ın tam karşılığı ise hareket etmek.


Geç oldu güç oldu ama çok çok iyi oldu, 1957 yılına ait Sidney Lumet'e sonsuz teşekkürler...

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Emi Mariduki 'den Suluboya Masallar

Dışarıda bahar türlü renk ve kokularıyla gönlümüzü şenlendirirken, baharı tasvir eden bu resimleri paylaşmadan edemedim!









9 Mayıs 2010 Pazar

İki Dil Bir Bavul

Yakın döneme ait(2009) başarılı bir yapım daha!


İsmi ile sizi çeken içine alan doğallığı ile her karesinde izleyiciyi de o anı yaşarmışcasına içine alan bir yapım olmuş.

Belgesel kategorisinde olsa da ben daha çok film olarak izledim diyebilirim.



Filmin en önemli özelliği ise filmde rol alan oyuncu olmaması gerçek hayatta kim ne ise onu yansıtıyor olması bu nedenle “belgesel” olarak nitelendirilmesi daha doğru oluyor doğal olarak.


Bir bavul bir dil ile yola çıkan yolun sonunda ikinci bir dille karşılaşan ama pes etmeyen “öğretme”nin yani öğreten olmanın zorluklarını en uçlarda anlatan güzel bir film olmuş.



İzlemeye değer hatta izlemekten keyif alacağınız belgesel film arıyorsanız “İki Dil Bir Bavul” sizi bekliyor olacak.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

L'Atalante - Jean Vigo


İnsanın içini sıcacık bir his kaplar yüzünde kocaman bir tebessüm sanki hep oradaymış orada kalacakmış gibi olur ya.... İşte tam bu minvalde bir film L'Atalante

Sinemanın büyüsünü tüm masumiyetiyle izleyiciye aktaran. İnsanın içindeki boşlukları küçük ama büyük hoşluklarla dolduran bir film...



Hiçbir iddiası yokmuşçasına ama sinema adına büyük iddia yaratan bir film çekmek için ayrı bir yetenek gerekiyor... Bu yeteneği Jean Vigo fazlasıyla taşıyor.

Aynı şiir gibi, iyi şiir yazabilmek için kelimelerle oyun oynamaktan öte duyguların özüne inerek onları ifade eden kelimeleri ortaya çıkarmak bir maharettir. Süslemeden, yormadan, yorulmadan...



Güzel olan basittir. Basit olanı yaratmak ise insan için en zor olanıdır. Yakın tarih boyunca insan mantığı doğasını reddederek mükemmel olma çabasından ötürü basit olanı yok ederek hayal kırıklıkları yaratma üzerine üst seviyelerde gezinip durmuştur.

Bu filmde basit ve sade olanın güzelliğini yakalamak veya nasıl bir güzellik olduğunu görmek için sinema adına en iyi örneklerden biri...

Geç de olsa! Teşekkürler Jean Vigo


30 Nisan 2010 Cuma

Nuri Bilge Ceylan ve Üç Maymun'u



Nuri bilge ceylan “Kasaba” “Mayıs Sıkıntısı” ve “Uzak”ta sahiplendiğim bir yönetmen olarak üzerine konuşmaktan son derece keyif aldığım bir sinemacıydı... Altın Portakalda kendisiyle tanışmış, minik bir sohbet yapmıştık fakat “İklimler” filminin gösterim öncesinde idi.

"İklimler" bol bol sıkılarak izlediğim ilk filmi olmuştu, üzülmüştüm kendi adıma... Kitaplarda olduğu gibi sinemada da üretenin yapıtlarını toplu olarak ele almayı seviyorum. Bu manada da Nuri Bilge Ceylan biraz benden uzaklaşmış oldu...

"Üç Maymun" filmini hemen izleme kaygısında olmamamın nedeni de “ya yine hayal kırıklığına uğrarsam”dı. Bu kez ise daha farklı oldu hayal kırıklığım.. Kesinlikle kötü bir film değil fakat sıradanlığı yoruculuğu ile bitirene kadar bir nevi bittiğim bir film oldu. Ara vere vere ancak izleyebildim sonuna dek...

Bir nevi ödül almak amacıyla mı yapılmış... bu konuda şüphelerim var, Nuri Bilge kendi tarzının dışına çıkmış veya tarzına başkalarının tarzını ekleyerek diğer ilk üç filmdeki “sinema yapma masumiyeti”ni, amatör ruhunu yitirmiş yerine kaygılı “böyle yaparsan” veya “böyle yaparsam iyi olur”lu bir film yapmış-lar- gibi geldi bana....

Ve sanıyorum ki bundan böyle de o masumiyete dönüş olmayacak artık benim için...

Sevdiğim üç filmi dışında, sevdiğim yönetmen olarak "Nuri Bilge Ceylan”ın adını kullanmam hoş olmayacak, çünkü ben artık onun algılama biçimi ve kaygılarına uzağım.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Gabbeh



İçim eriye eriye izlediğim bir film daha... Ohh be dünya varmış.

Muhteşemdi renkler, masal gibi bir kurgu, sımsıcak bir sanat büyüsü...